top of page

2015'in Dikkat Çeken Kısa Filmlerinden Biri "İğne Deliği"

2015’in dikkatleri üzerine çeken kısa filmlerinden birisi de Oğuz Ambarlı’nın yönetmenliğini üslendiği “İğne Deliği” oldu. İlk kısa film denemesini 2006 yılında yapan ve daha sonra 2008 yılında “Deklanşör”ü çeken Ambarlı bu süre zarfında film ve belgesellerde kameraman olarak yer aldı ve geçen sene Anadolu’nun küçük bir şehrinde bir sinema salonunda makinistlik yapan, fakat makinistliği çok sevmesine rağmen, patronu sinemadaki her işi ona yaptırdığı için işinden ayrılmak isteyen Nazlı’nın hikayesini işlediği İğne Deliği ile bir çok festivalde yarıştı. Flim;bu güne kadar; Hisar 2016 Seçkisi, 26. İstanbul Kısa Film Festivali, 36. İFSAK Kısa Film Yarışması, 16. İzmir Kısa Film Festi- vali, 1.Edirne Film Festivali’nin de aralarında olduğu yurtiçi ve yurt dışında toplam 22 festivale katılma şansı buldu. 13. Marmara Kısa Film Yarışması’ndan iki adet Jüri Özel ve 6. Ege Art Kısa Film Yarışması’ndan 3.’lük ödülünü kazandı ve halen festivallerde yarışmaya devam ediyor. Oğuz Ambarlı sinema geçmişini, eğitimi, filmi çekme hikayesi, etkilendiği filmler ve akımları, ve başına gelen ilginç anıları oldukça keyifli bir röportajla anlatttı.

Öncelikle bize kendinizden bahsedebilir misiniz?

Eskişehir doğumluyum, 2007 yılından bu yana da birçok yayın ve yapımda kameraman olarak çalıştım ve halen de aynı işi yapmaya devam ediyorum.

Film çekmeye nasıl başladınız?

Sinemaya olan ilgim çocukluğuma kadar uzanıyor aslında, ilkokula çağımda abimle birlikte neredeyse her hafta sonu sinemaya giderdik. Birçoğu çocuk filmleriydi tabii ki ama abimin beni “Ayı” gibi biraz daha yetişkinler için olan filmlere de götürdüğünü hatırlıyorum. Sinema salonuna giderken yaşadığım o heyecanı seviyordum; hatta şimdi bile, bir filme gitmeden önce aynı heyecanı o günkü kadar olmasa da yaşıyorum. İlk kısa denememi 2006 yılında yaptım, daha sonra 2008 yılında “Deklanşör”ü çektim. 2008’den 2015’e kadar film çekmedim ama film ve belgesellerde kameraman olarak yer aldım ve halen hayatımı kameramanlık yaparak kazanıyorum. Bu filmlerde çalışırken de aslında küçük küçük İğne Deliği’ni kafamda taşıyordum ama filmi çekecek cesareti uzun süre kendimde bulamadım.

İğne Deliği’nin yapılış hikâyesini sizden dinleyelim.

Hikâyenin taslak çerçevesini oluştururken yapabileceklerimi, imkânlarımı biliyordum ve bunları en baştan hesapladım. Çekim mekânlarını çok iyi tanıyordum. Çekemeyeceğimi düşündüğüm tek bir kelimeyi senaryoya yazmadım. Tek risk aldığım yer senaryoya da “doğaçlama” yazdığım babaanne (Nazile Adıgüzel) ve Nazlı’nın dayısının (Zafer Gürcan) diyaloglu sahnesiydi. Orada biraz şansıma, biraz da karakterlere olan yakınlığıma güvendim. Daha sonra ana karakterlere hayat verecek oyuncuları aramaya başladım. Begüm Alınca (Nazlı) ile tanışmam İğne Deliği’ni iyi ki çekmişim dememe sebep olacakmış, bunun o zamanlar farkında değildim. Begüm rolün altından çok iyi kalktı. Festival sürecini de neredeyse birlikte takip ettik, bu gerçekten bize çok şey kattı. Senaryoya son halini verdikten sonra sıra, aslında tüm kısa filmcilerin kâbusu olan işin en yorucu kısmına, bütçe bulma ve filmi ayağa kaldırma bölümüne geldi. Bütçe bulma kısmı gerçekten inanılmaz yorucu ve insanı hırpalayan bir süreç. Yapımcı bulmak zaten imkânsız. Bu konuda da çok güzel anılara sahip İğne Deliği. Yapımcı denildiğinde insanın aklına hep maddiyat geliyor ister istemez. Filmin hemen başında filmin yapımcısı olan İzzet Göçmenoğlu (Fraktal Studios) ile tanışmamla bu süreç çok eğlenceli bir hal aldı. İzzet bildiğimiz yapımcılardan değil, ben ona manevi yapımcım diyorum. Tamam, filmin elbette bir üretim maliyeti var bunu bulmak zor ama bu inanın manevi destek kadar önemli değil. Filmin her noktasında İzzet, desteği ile her sorunu çok kolay aşmamı sağladı, çünkü her konuya o kadar olumlu bakıyordu ki anlatamam. Filmin senaryosunu okuduktan sonra çekim sürecini hızlandırmamı istedi, o süreçte biraz kafasını ağrıttım, filmin başından sonuna kadar “olur hocam canını sıkma” cümlesini yaklaşık yüz defa kurdu sanırım. Filme dokunan herkes filmin bu denli sıcak olmasını sağladı. Festivallerde gösterimler sonrası aldığımız tepkiler üzerine bunu söyleyebiliyorum. Filmin yapım sürecinde toplamda elli iki kişi emek harcadı.

İğne Deliği’nde filimin başkarakteri olan Nazlı, makinistliği çok sevmesine rağmen, patronu sinemadaki her işi ona yaptırdığı için işinden ayrılmak istiyor. Peki, iş baskısı ya da mobbing hakkında neler söylenebilir?

İnsanın sevdiği işi başkalarıyla mücadele ederek yapmak zorunda kalması, buna mecbur bırakılması beni çok rahatsız eden ve benim de çok yabancı olmadığım bir konu aslında. Sevdiği işte çalışmaya devam etmek istemesi o kişinin zaafı olarak anlaşılabilir. Asıl olan durum tahmin edilen gibi değildir, bu sevgiyi de anlamakta biraz zorlanıyorlar sanırım. Filme geri dönelim, iş dışında her şeyden vazgeçebilir; Nazlı ama işinden vazgeçmiyor, biraz kendinden ödün veriyor, biraz da iş yeri sahibini dize getiriyor. İş yeri sahibi dışarısının Nazlı’larla dolu olduğunu dile getirmese de bir şekilde ona hissettirmeye çalışıyor ama makinist Nazlı’dan bir tane olduğunun da farkında.

Bir yönetmen olarak; Dünya ve Türk Sinemasında sizi en çok et- kileyen filmler ve yönetmenleri hangileri olmuştur?

Yeşilçam sinemasının sıcak ve doğal diyaloglarına bayılıyorum, yazarken de onlara öykünmediğimi söylersem yalan söylemiş olurum. Yakın dönemde o sıcaklığı en çok “ Her Şey Çok Güzel Olacak” ta hissettim. Çok da yakın değilmiş aslında… Neyse lafı çok dolandırmayayım dünya sinemasında Alfred Hitchcock’un ve birçok filminin benim için yeri ayrıdır. Onun dışında Hans Petter Moland, Andrey Zvyagintsev, Sebastian Schipper son dönemde takip ettiğim yönetmenler arasında. Türk sinemasında ise Seyfi Teoman ve Seren Yüce ilk filmleriyle çok ilgimi çeken yönetmenler oldu. Keşke Seyfi Teoman’ın daha çok filmini izleme fırsatımız olsaydı. Onların dışında Türkiye’de yönetmen ayrımı yapmadan çekilmiş hemen hemen her filmi izlemeye çalışıyorum. Yalnız en sevdiğim film Tosun Paşa’dır, bunu da söylemeden geçemeyeceğim.

Lisans eğitimi olarak İşletme eğitimi de aldığınızı da öğrendik. Peki, Sinema-İşletme arasında ne gibi bir ilişki söz konusu oluyor?

Evet, lisansım açık öğretim işletme, fakat önceki eğitimimde hep sayısal eğitim aldım. Meslek lisesi elektronik bölümü çıkışlıyım, daha sonra önlisansımı elektronik haberleşmeyle tamamladım. Şu an Maltepe Üniversitesi’nde sinema yüksek lisansı yapıyorum. Yani eğitim hayatımın başlangıç ve devamının bir bölümünde sayısal eğitim aldım ve bir şekilde hep sayısal düşünmeyi öğrendim. Sinema yapmak ko- nusunda şu an için engin tecrübelerim yok ama sayısal bir düşünce yapısına sahip olmanın, teknik bakışın film çekerken insanın gerçekten çok işine yaradığına inanıyorum. Tabi bir de iyi organizasyon yapmak çok önemli. Sete başlanılan anda herkes rolüne hazırlanmalı, bunu iyi organize etmek gerekiyor. Sette yönetmenin ışıkçıdan, setçiden, kamera asistanından, görüntü yönetmeninden daha önemli olduğuna zaten inanmıyorum. Sette herkesin rolü belli, herkes rolünü profesyonellikle icra ettikten sonra geriye çok büyük problemler kalmıyor. Elbette set bir hiyerarşiye sahip olmalı, herkes rolünün gereğini yerine getirmeli ama bu klaket vurulmadan biraz önce başlar ve “kestik” dedikten sonra da biter. Şu an böyle düşünüyorum umarım hayat aksini yapacak fırsatı bana vermez.

İğne Deliği hangi festivallerde yer aldı ve başka hangi festival ve yarışmalarda yer alacak?

Film, küçük küçük festival serüveninin sonuna gelmeye başladı. İğne Deliği bu güne kadar; Hisar 2016 Seçkisi, 26. İstanbul Kısa Film Festivali, 36. İFSAK Kısa Film Yarışması, 16. İzmir Kısa Film Festivali, 1.Edirne Film Festivali’nin de aralarında olduğu yurtiçi ve yurt dışında toplam 22 festivale katılma şansı buldu. 13. Marmara Kısa Film Yarışması’ndan iki adet Jüri Özel ve 6. Ege Art Kısa Film Yarışması’ndan 3.’lük ödülü aldı. Festivaller kısa filmler için inanılmaz bir yere sahip çünkü internet yayını dışında seyirciye ulaşabildiğiniz ve şansınız varsa tepki alabildiğiniz tek alan. Zaten filmi çekerken izleyiciyle buluşmak dışında hiçbir kaygı taşımıyor insan, filmimizi tamamladıktan sonra tek dileğimiz insanlara ulaşabilmekti sanırım bizde bunu bir nebze de olsa başarabildik.

Elbette ilginç bir takım anıların olmuştur? Bize bu anılarından bahsedebilir misin?

Her set çok özeldir, kendi anılarını içinde barındırır, bazı anıları anlatmak etik değildir ama bazılarının anlatılmasında bence sakınca yok. Set bitiminde dizanteri oldum bu benim uzun bir süre unutamayacağım bir anı. Bir başka anı ise şöyle; ekibin canı tantuni çekmiş sanırım, öğle yemeğinde tantuni siparişi vermişler. Biliyorsunuz filmin tamamını Eskişehir’de çektik buna rağmen nasıl olduysa tantunileri Mersin’den söylemişler, uzun bir bekleyişin ardından durumu öğrenmiş olduk. Setin tamamı arkadaş olduğundan durumu çok gizleyemediler, duyunca epey eğlendim, umarım böyle şeyler başımıza gelmeye devam eder. Aslında bu çok önemli, sette arkadaş olabilmek, arkadaş kalabilmek. Bizim sette bu çok güzeldi. Ehsan kurguda inanılmaz bir sabırla tüm kusurları günlerce örtmek için saniye saniye uğraşıp resmen göz nuru akıttı. Tabi eski arkadaşlıklar da var örneğin ışık şefi Semih Adıgüzel benim çok eski arkadaşım, onun sette olması resmen huzur ve güven veriyor bana, yönetmen yardımcısı Arif Aktaş’la ömrüm boyunca çalışabilirim. Başka bir örnek ise Melih, çocukluk arkadaşım bundan sonra yüz film daha çeksem hepsinde rol yazarım ona. Kendimi durduramıyorum tüm setin adını tek tek sayasım var. İsmini saymadıklarım alınacak diye de kaygılanıyorum, lütfen artık son soruya geçelim.

Son olarak okuyucularımıza ileteceğiniz mesajlar var mı?

Size ve vakit ayırıp bu röportajı okuyan herkese teşekkür ederim.

Bize bu dolu zamanınızda vakit ayırıp oldukça samimi bir röportaj verdiğiniz için Tünaydın Gazetesi ekibi olarak çok teşekkür ederiz. Asıl ben bu güzel röportaj için tüm Tünaydın Gazetesi ve ekibine teşekkür ederim.

Sinan Erdoğdu, Tünaydın Gazetesi
9 Haziran 2016

bottom of page